Haber Detayı
18 Aralık 2020 - Cuma 10:12 Bu haber 1687 kez okundu
 
ORDU'NUN SEVİLEN YAZARI: Birol Öztürk'le Röportaj
Ordu'nun tarihi ve kültür değerlerini, unutulmayan efsanelerini, türkülerden yola çıkarak yaptığı araştırmalarla ortaya çıkardığı ilginç olayları romanlaştıran, Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ve isimleri ile sanatçılarını kendine özgü üslubu ile kaleme alarak kitaplaştıran yazar Birol Öztürk'le konuştuk:
RÖPORTAJ Haberi


“Ordu’da Yaşamak” diye bir  yazınızı okumuştum. Neden “Ordulu olmak” değil de “Ordu’da yaşamak “ diyerek Ordu’yu anlatmıştınız?

Birol Öztürk: Söze öncelikle yaşadığımız kentten başlamak pek güzel oldu.

İnsan, doğduğu/ doğacağı kenti seçemez ne yazık ki. Ama yaşamak istediği kenti seçebilme özgürlüğü vardır. Belki, bir yeri yaşamak için seçmenin çok güçlü ekonomik kriterleri vardır ama en azından teorik olarak seçebilme özgürlüğü oldukça anlamlıdır.

Bir yerli olmak, öyle anılmak ve dahası öylesin diye, doğum yerin o yer diye, bir takım ayrıcalıklara sahip olduğunu düşünmek/ sanmak faşizan bir şeydir.

Düşünsene “Sen Ordulu değilsin o nedenle ötekisin” yaklaşımı; bildiğin mikro ırkçılık. Ordu’da yaşamayı seçebilme özgürlüğüne bariz saldırıdır. Yani bu saldırı öyle sille tokat değil elbette ama psikolojik olarak ağır bir baskıdır.

“Ordu’da yaşamak “ kavramı bana daha evrensel, daha estetik ve daha kucaklayan bir ifade gibi gelmektedir.

Doğum yeri Ordu olmayıp da bu kentle gönül bağı kurmuş, kaderini bu kente bağlamış ve bu kenti amasız, fakatsız, lakinsiz, koşulsuz ve şartsız seven o kadar çok tanıdığım var ki...Ve yine Ordu’da doğup da dalgalarla sahile vuran midye kabuğu kadar bu kente katkısı olmayan o kadar çok tanıdığım var ki...

Ordu’da yaşamak iyidir iyi. Ordu’da yaşamak, hakkını vererek yaşamak Ordulu olmanın çok ötesinde bir bakış açısıdır.

 

 Tanınan bir yazarsınız. Yazma serüveni nasıl başladı?

Birol Öztürk: “Tanınan bir yazarsınız” cümlesindeki nezaket ve övgüden dolayı teşekkür ederim.

Yazmak, yazabilmek zamanla geliştirilebilen bir şey olsa da biraz da yetenek işi. Yahu nasıl ki kulağınız iyi değilse müziğe istidanız yok demektir; yazmak da öyle.

Evvele okumayı çok sevmek gerekir. Yarın ölecek gibi, hiç ölmeyecek gibi okumak gerekir. Kendimi bildim bileli elinden kitap hiç düşmedi. Okumayı sevmek değil benimkisi, okumayı hayatımın bir parçası hâline getirmektedir.

Okudukça ve yaş aldıkça, tanıdıkça şu kavanoz dipli dünyayı, bir şekilde yazıya çıktı yolum. İlk kitabım “Herkesin Babası Ölür” ile başladım işe...Orada henüz 33 yaşında ölen babamı anlatmaya çalıştım. Babam öldüğünde 13-14 yaşında falandım, travmadır bende.

Bakıyorum da aslında birçok yazarda yazma serüveni kendi hikâyesiyle başlamıştır. Yani herkesin hayatı bir romandır. Kimi bu romanı sadece yaşar, kimi de kurgular ekleyerek yazar.

 Türk halkının  kitap okumadığı söylenir, buna katılıyor musunuz? Pandemi döneminin kitap okuma oranıyla bir ilişkisi oldu mu ?

Birol Öztük: Evet bir de bu türden sallamalar vardır. Yahu neyle ve nasıl ölçtün kitap okunup okunmadığını! Neye ve kime kıyasla kitap okuma oranının düşük olduğunu iddia ediyorsun. Hayatım boyunca etrafındaki insanların geneli kitap okuyordu mesela.

Kitap okumayı kitap satış rakamlarına bakarak ölçersen varacağın sonuç ancak “Yumurta Sevenler Derneği” için bir anlam ifade eder. Kitap satış oranının artması ya da düşmesi okuma oranıyla direkt ilişkili değildir, bence öyle yani.

Gelelim pandemi dönemine. Pandemiden önceki hâle göre şimdiki hâl, kitaplarım yaklaşık beş kat daha fazla okunuyor. Bunu internette yazarlar için oluşturulan “Okuma siteleri” nden bizzat takip ettiğim için bu kadar açık ifade ediyorum. Pandeminin faydalarından biri de bu oldu zannımca.

İnsanlar ölüyor, dünya dehşeti yaşıyor. Derin bir ekonomik ve sosyal krizdir yaşanan ama her kriz gibi bu kriz de fırsatlar barındırıyor. Pandeminin yarattığı fırsat sanırım bireyin içe dönük, bilincine dair zaman ayırıp da yatırım yapması oldu. Ha de ki ister miydim böyle bir tecrübe! Zinhar!

 

Peki siz pandemi döneminde kitap yazdınız mı?

Birol Öztürk: Güzel soru. Yazmaz olur muyum, bir sürü hem de. Yayına hazır. Müslüm Gürses, Sükeyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Adnan Menderes ve Turgut Özal ‘ın biyografilerini yazdım. Biyografi dedimse klişe sanılmasın. Tarzımı “Biyografik Deneme” olarak tanımlıyorum. Mesela Erbakan’ı anlatırken postmodern darbeleri ve bugünün hainliği 15 Temmuz’u anlatmak ve bu husustaki görüşlerimi ifade etmek gibi şeyler... Bu kitaplar edite edilip basılmaya hazırdır. Ancak malum, pandemi şartları yayınevlerini çok zorluyor. Kitap fuarları, imza günleri olmayınca, sadece internet üzerinden satmak ve kazanmak çok da kolay değil. E canım biz de bir Yaşar Kemal değiliz hani, her yazdığımız hemen on binler tarafından kapışılsın.

Pandemi dönemimin en özel kitabı “Ceren” oldu. Onun da edite süreci bitti, basım aşamasında.

 Ceren Özdemir.

Evet bu kitabı biliyoruz ve merakla da bekliyoruz. Zaten ailesi de bu kitabın bir proje olduğunu ve Ceren Özdemir adına yazılmış/ yazılacak kitaplardan sadece buna sahip çıktıklarını açıklamıştı. İsterseniz bu kitap üstüne konuşalım.

Birol Öztürk:  “Ceren Özdemir, artık sonsuzlukta, sonsuz uykuda. İnsanın aklını alan bir cinayete kurban gitti ve giderken bizleri sımsıkı birbirimize kenetledi.

İstedim ki bu masum çocuk geleceğe kalsın. Yazı, tarihi bugüne, bugünü geleceğe taşıyan bir iksirdir. Ceren’i ölümsüz kılacak tek şey onu yazmaktı. Bu hissiyatla gittim aileye. Birbirimizden o elektriği aldık. Günlerce aileyle Ceren’i konuştuk. Ağlaştık. Onun komikliklerine güldük. Sevdiği şeyleri genişlettik. Acısı çok tazeyken ve hatıraları dipdiriyken herbir şeyi döktük kâğıda. Esasen “kitabın yazarı Birol Öztürk ve Ceren Özdemir “ demek hiç de yanlış olmaz. Baba Yılmaz Özdemir geçtiğimiz günlerde dedi ki “Ceren’i bizden sonra en çok ve en iyi sen tanıyorsun” dedi, yani bu çok özel bir şey.

Kitap, İstanbul’da faaliyet gösteren “Güzelordu Derneği” tarafından bastırılacak ve geliri bu dernek bünyesinde oluşturulan “Ceren Özdemir Fonu” na kalacak. Bu fon, Ceren gibi sanatçı olmak isteyen kız öğrencilere burs olarak tahsis edilecek; projenin muhteşemliğine, asaletine bakar mısın! İşte bu ulvi çaba uğruna kitabın basılması gecikiyor. Ticari hiçbir kaygısı olmadığı gibi aile bu hususta inanılmaz hassas. Ceren üzerinden hiç kimsenin rant devşirmesini istemiyorlar ve bu türden kurnazlıklara çok kırılıyorlar.

Biraz da sizden bahsedelim mi? Birol Öztürk kimdir? Bir de “Cehalet” hakkında ne düşünür?

Birol Öztürk: İlk soruyu geçelim (Gülüşüyoruz). İkinci sorudan başlayayım. İstediğimiz sorudan başlayabiliyoruz değil mi? (Yine gülüşüyoruz)

Ben, doğma büyüme Karadenizliyim. Ordu’nun yüksek bir dağ köyünde geçti çocukluğum. Köyümüz iki tepe arasındaydı. Güneş, Çakıryarak’tan doğar, Danalık’tan batardı ve ben, tüm dünya bu kadar sanırdım.

Önce radyo geldi köye, radyodan çıkan o sesleri köyden birilerinin sesine benzetmeye çalışarak “şimdi kim konuşuyor” dikkatiyle, bu türküleri köyden kimin çağırdığını anlamaya çalışırdım.

Sonra televizyon geldi ve televizyonda gördüğüm o yerleri köydeki yerlere benzetmeye çalışarak kendi küçük dünyamda anlamaya çalışırdım olup biteni.

Okul çağım gelince yamalı pantolonlarımı ve çoraplarımı boş bir gübre torbasına tepip alıp şehre getirdiler beni. Bir akrabanın yanına emanet bavul gibi bıraktılar.

Bir Karadenizli olarak denizi ilk o zaman gördüm ve ağzım açık kaldı. Benim dünyamdaki en büyük su birikintisi Değirmen Deresi’ndeki Tekir Göl’dü. Deniz, aklımı başımdan almıştı. Gördüğüm, duyduğum her şey yabancıydı. Bir kapı açılmış ve ben, o kapıdan geçerek sihirli bir dünyaya geçmiştim.

Yol kıyısında kurumuş bir mal boku gördüm, bildiğim, tanıdığım tek şey o kuru boktu. Öyle mutlu olmuştum ki!

Cehalet deyince aklıma İbni Haldun’un “Coğrafya kaderdir” veczi gelir. Cehalet coğrafyayla direkt ilişkilidir. Kişisel yetenek ve çabalar etkili olsa da cehalet, bir parça da genetiktir.

Cehalet, yedi yaşında bir çocuğun dünyaya dair tanıdığı tek şeyin kuru bok olması hâlidir.

 

Bir taşla iki kuş vurmak bu olsa gerek. Kendiniz üzerinden aldık cevabı. Zaman ayırdınız, teşekkür ederiz. Son söz olarak özellikle gençlere bir şey söylemek ister misiniz?

Birol Öztürk: Adetten olmuş, söylemesek olmaz değil mi! Yahu nedir bu gençlerin bizden çektiği! Ama yine de şu kadarını diyeyim; sevgili gençler, ben sizin yaşınızda oldum. O hormonlar, o kavak yelleri, o hayaller yaşadım tüm yaşamakta olduklarınızı. Ama siz, hiçbiriniz benim yaşımda olmadınız o nedenle bence benim “Tecrübe” diye aktardıklarım kıymetli olmalı.

Yahu boş verin gençler! Dolu dolu yaşayın! Bu hayat sizin, seve seve yaşayın!

 

Kaynak: (OİD) - ORDU İLKADIM DERGİSİ Editör:
 
Etiketler: ORDU'NUN, SEVİLEN, YAZARI:, Birol, Öztürk'le, Röportaj, ,
Haber Videosu
Yorumlar
Bizim Gazete
Alıntı Yazarlar
Anketler
Yeni haber sitemizi nasıl buldunuz ?
Arşiv
Haber Yazılımı